Fani Yaratıcı
Fani Yaratıcı Anne
İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren kendisinden önce kurulmuş bir hayatın içine dahil olur. Bir aile, kültür, ev, yeni alışkanlıklar ve henüz kendisinin seçmediği pek çok şey onu beklemektedir. Fakat insanın bütün bu mirasa rağmen yapabildiği en büyük şeylerden biri, kendisinden sonra yaşayacak bir varlığın başlangıcına vesile olmasıdır.
Burada üremeyi yalnızca biyolojik bir süreç olarak görmek eksik kalır. Çünkü üreme, insanın kendi ömrünü aşabildiği nadir alanlardan biri. İnsan fanidir. Fakat meydana getirdiği çocuk, onun yaşamından sonra da devam edecek bir hayatın yeniden yorumlanmasıdır. Bu nedenle anne, burada benim için “fani yaratıcı” olarak gördüğüm bir şeydir.
Yaratıcıdır, çünkü kendi bedeninden başka bir bedenin oluşmasına aracılık eder. Fanidir, çünkü meydana getirdiği hayatın sahibi değildir ve kendi hayatı da bir gün sona erecektir. Belki de bu yüzden anneliğin en ilginç tarafı, yaratmak ile fanilik arasındaki bu çelişki...
Üreme üzerine düşünürken erkeğin dünyaya gelecek varlığa iradeyi aşılarken, kadının ise gebelik aracılığıyla çocuğa akıl-zeka ulaşma imkânı veriyor. Bunu kendi kültürümüzün içinden yeniden düşündüğümüzde, doğumun yalnızca yeni bir bedenin ortaya çıkması olmadığını görebiliriz.
Burada doğrudan bir ahlaki üstünlük aramak yerine, insanın yaşam karşısındaki temel gerçeğini görmek gerekir: Hayat, kendisini bir sonraki hayata aktararak devam eder.
Fakat çocuğun dünyaya gelmesiyle asıl ilginç süreç bundan sonra başlar.
Çünkü çocuk, yalnızca dünyaya getirilen bir canlı değildir. Aynı zamanda dünyanın yeniden kurulduğu ilk yerdir.
Özellikle okul öncesi dönem bu nedenle benim için ayrı bir anlam taşır. Çocuk henüz toplumun bütün düşünce kalıplarını edinmemiştir. Dünyayı yetişkinler gibi açıklamaktan çok, ona dokunur, onu dener, taklit eder, oyun kurar ve yaşadığı deneyimlerin içinden anlam ve ilişkiler kurmaya başlar.
Bir yetişkin için sıradan görünen bir davranış, çocuk için dünyanın nasıl bir yer olduğuna ilişkin ilk bilgilerden biri olabilir.
Bir annenin çocuğuna yaklaşma biçimi, bir babanın öfkelendiğinde nasıl davrandığı, yetişkinlerin birbirlerine nasıl hitap ettiği, bir çocuğun yaptığı hataya nasıl karşılık verildiği... Bunların her biri çocuğun dünyaya ilişkin oluşturduğu ilk düşüncelerin malzemesidir.
Bu nedenle fani yaratıcı anne, yalnızca bir çocuğun bedeninin oluşmasına aracılık eden kişi değildir. Aynı zamanda o çocuğun karşılaşacağı ilk dünyanın da taşıyıcısıdır.
Burada anneye insanüstü bir sorumluluk yüklemek istemiyorum. Tam tersine, “fani” kelimesini özellikle kullanıyorum. Çünkü anne de yanılır, yorulur, öfkelenir, korkar ve sonuç olarak öğrenendir. Kusursuz bir yaratıcı değildir. Fani yaratıcıdır.
Belki de çocuğun kutsiyeti tam burada başlar.
Bir çocuğun eline verilen oyuncak, ona söylenen ilk söz, birlikte geçirilen bir akşam, karşılaştığı bir hayvan, üzerine yürüdüğü toprak, duyduğu müzik; bunların hiçbiri onun zihninde yalnızca “olan şeyler” olarak kalmaz. Yaşadığı her şey, dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair ilk izlerdir.
Bu yüzden okul öncesi eğitimini yalnızca çocuğa bir şeyler öğretme çabası olarak görmüyorum.
Asıl mesele, henüz oluşmakta olan bir insanın dünyayla kurduğu ilk ilişkiye eşlik etmektir.
Çocuk bugün yaptığı bir hareketin, yıllar sonra nasıl bir insana dönüşeceğini bilemez. Zaten bilmesi de gerekmez. Onun görevi dünyayı deneyimlemektir. Biz yetişkinlerin görevi ise onun deneyimlediği dünyanın mümkün olduğunca anlamlı, güvenli ve keşfedilmeye değer olmasına katkıda bulunmaktır.
Çünkü fani yaratıcı anne bir hayat meydana getirir; fakat o hayatın nasıl bir dünyaya uyanacağını tek başına belirleyemez.
Bunu aile, toplum ve eğitim birlikte şekillendirir.
Belki de insanın kendisini aşabilmesinin en gerçek yolu budur: Kendisinden sonra yaşayacak birini dünyaya bırakmak ve o hayatın içinde kendi ömründen daha uzun sürecek izler bırakmak.
Anne bir gün olmayacaktır. Çocuk ise yaşamaya devam edecektir.
İşte fani yaratıcı olmanın en büyük paradoksu da burada ortaya çıkar:
Kendi sonluluğunun içinden, kendisinden daha uzun sürebilecek bir hayatın başlangıcına dokunmak.
Ve belki bir çocuğa bakarken hissetmemiz gereken kutsiyet de tam olarak budur.